Translate

Tuesday, February 23, 2016

Kasım 2015 Seçimi Sonuçları Halen Tartışılıyor



Aşağıdaki yazımda seçim sonuçlarının sahih olmayabileceği üzerine yazmıştım. ABD'de Türkiye seçiminde bir takım sürpriz sonuçların ortaya çıktığını gösteren bir araştırma yayımlandı.

İki dili de bilmeyenler için: Her ikisi farklı verilere dayanarak aynı şeyi söylüyor .

http://amerikadanmektup.blogspot.com/2015/11/birey-guvenligi-oy-guvenligi-ve-mark_3.html

https://www.washingtonpost.com/news/monkey-cage/wp/2016/02/15/were-there-irregularities-in-turkeys-2015-elections-we-used-our-new-forensic-toolkit-to-check/

Saturday, February 20, 2016

Lübnan, Türkiye ve Mülteciler


Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde ilk kez bu kadar yoğun bir mülteci   akımı ile karşılaştı. Elimizde bu problemle baş edecek devlet tecrübemiz maalesef yok. Bu yüzden diğer ülkelerin tecrübelerini öğrenip bu tecrübeler ışığında  yolumuzu çizmemiz gerekir.

 Bizim gibi bir Ortadoğu ülkesi olan Lübnan’da mülteci problemi 1970’li yılların başlangıcında ortaya çıktı. 1940’larda İsrail’in bölgeye yerleşmesinden itibaren Lübnan’a sığınan mülteciler, Lübnan nüfusunun %10’unu oluşturmaya başladıklarında toplum üzerindeki ağır ekonomik yükleri ve kendi umutsuzlukları Lübnan’da çatışmanın da fitilini ateşledi. Lübnan ekonomisinin 1950 ile 1970 arasındaki büyüme hızı yılda 4 veya 5 olarak gerçekleşiyordu. Ancak bu büyüme sırasında  toplumsal gruplar arasındaki gelir uçurumu iyice açıldı.  Mülteciler kendileri gibi sosyo-ekonomik durumu zayıf olan Lübnanlı Araplar ile birlik oldular.
Son derece kutuplaşmış olan Lübnan toplumu için mülteciler Lübnan iç politikasında aktif olan solcu grupları da destekleyerek ve sivil savaşın çıkışında özellikle hükumetin eşitsiz uygulamaları karşısında yerel halka birlikte hareket ederek Lübnan iç siyasetinde de önemli rol oyandılar.

Mültecilerin Lübnan için yarattığı ikinci kriz İsrail’e karşı Lübnan sınırlarından gerçekleştirdikleri ataklar oldu. İsrail de bu ataklara karşılık verdi. Böylece Lübnan devleti hem sınırlar üzerindeki hem de  ülkesi içindeki mültecilerin üzerindeki kontrol ve otoritesini kaybetti. 

Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısı, resmi olarak bakıldığında, Türkiye nüfusunun %3’ü olarak görünse de asıl oranın bu rakamın iki katına yakın olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye toplumu da Lübnan gibi farklı dini grupların kutuplaşmış olması şeklinde değilse de oldukça kutuplaşmış bir toplum.  Türkiye’deki kutuplaşmanın aktörleri ulusalcılar, muhafazakarlar ve Kürtler. Ne yazık ki son yıllarda özellikle tırmanan Kürt kimliği meselesi artık Kürt milliyetçiğine evrilmiş durumda.  Bu evrilme Kürtleri tüm toplumsal blokların karşısında tek cephe olmaya itiyor.

Bu ortamda Lübnan’da olduğu gibi  Suriyeli mültecilerin ve halk arasına karışmış bulunan göçmenlerin bir süre sonra Türkiye siyasetinde aktif olan iç aktörler tarafından keşfedileceğini ve bu anlamda bir rollerinin olacağını kestirmek zor değil. Özellikle bu bölgenin hassas yapısı ve 2012’den bu yana sınırın Türkiye tarafına geçmiş olan Suriyeli Kürtlerin Türkiye’deki Kürt siyasi oluşumuna destek verecekleri de açık.

Bu durumda Türkiye’de bir iç savaşa gitmemek için yapılması gereken Türkiye’de yaşayan ve yaşayacak olan herkesi eşitlik temelinde kucaklayan uzlaşmacı bir anayasa yapıp toplumsal barışı temin ederken mültecilerin ve Suriyeli göçmenlerin topluma entegrasyonu için  sadece devletçe değil halk olarak sorumluluk almak.




Sunday, January 24, 2016

Akademik Özgürlük



Akademik özgürlük,  akademisyenlerin bilimsel konularla ilgili araştırma ve fikirlerini öğrencileri ve kamuoyu ile serbestçe paylaşmasıdır.   Akademik özgürlük ayı zamanda temel hak ve özgürlüklerden olan düşünce özgürlüğü ve düşündüğünü yayma özgürlüğünü de gerektirir. Yani düşünce özgürlüğünün ve yayım özgürlüğünün olmadığı ülkelerde akademik özgürlük olamaz.  Bilimsel ilerlemenin gerçekleşmesi için öğretim elemanlarının derslerinde, yayınlarında ve konferanslarında araştırma bulgularını ve bu bulgulardan yola çıkarak geliştirdikleri teorilerini, diğer teoriler üzerindeki yargılarını baskı altından kalmadan açıklamaları gereklidir.  Bu bağlamda akademik özgürlüğün kullanıldığı fiziksel alanlar üniversite kampüsleri, üniversite dışında organize edilmiş topantılar, yayım sektörü ile medya organlarıdır.  Öğretim elemanlarının ulaştıkları bilgileri kampüs dışında sadece öğrencileri ve diğer bilim insanları ile değil kamuoyu ile de paylaşmaları üniversitelerin sosyal sorumluluk misyonunun ve  üniversite ile toplum arasında var olduğu varsayılan sosyal sözleşmenin gereğidir. Yani toplum üniversiteden bilgi üretmesini bekler. Üniversiteler ne kadar toplumun beklediği alanlarda somut veya soyut bilgi üretip bunu toplum ile paylaşırlarsa toplumsal ilerleme de o kadar hızlı gerçekleşir. Aksi halde üniversiteler toplumun ihtiyaçlarına kapalı ve  fonksiyonel olmayan kurumlar olarak toplum üzerinde yük oluşturur.

 1900’lü yılların başlarında Stanford Üniversitesi kurucusu,  üniversitede dersler veren  ekonomist Edward Ross’u düşüncelerini beğenmediği için işten atar.   Bunun üzerine John Dewey tarafından kurulan Amerikan Üniversite Profesörleri Derneği Akademik Kadro  ve Akademik Özgürlük   Komitesi (Committee on Academic Freedom and Academic Tenure of the American Association of University Professors) tarafından ilk kez 1915 yılında Akademik Özgürlük Bildirisi yayımlanır.  Daha sonra Amerikan Eğitim Kurulu’nun daveti üzerine 1925 yılında bildiri kısaltılarak tekrar yayımlanır ve Amerika Üniversiteri Derneği bildiriye katıldığını açıklar.  Adı geçen iki dernek tarafından bugün hala ABD’de geçerli olan  Akademik Kadro  ve Akademik Özgürlük Bildirisi’ni 1940 yılında yayımlanır. 1970 yılında bildiri tekrar gözden geçirilerek akademik özgürlük 3 madde halinde formüle edilir. Bugün Amerika çapında 100 aşkın üniversite ve dernek bu bildiriye katıldığını beyan etmiştir. [1]

Bildiri,  akademik özgürlük için  öğretmenlerin araştırmalarında ve bunları yayımlamalarında tam anlamıyla özgür olduklarını deklare eder.   Buna göre öğretmenler derslerde öğrencileri ile ders ile ilgili olan her konuyu tartışmakta özgürdürler. Bildiri, akademik özgürlüğü sınırsız olarak görmez.  Örneğin birinci madde akademisyenlerin araştırmalarını yapmaları için kurum idarecilerinin finansal kaynak sağlama zorunluluğu olmadığı, bu konunun akademisyenlerin özgürlüğü kapsamına girmediği belirtilir. İkinci maddede derslerde tartışılan konuların akademik çerçevede değerlendirilmesi için öğretilen konu ile ilintili olması gerektiği belirtilir.  Yani öğretim elemanı  uzmanlık alanı olmayan veya anlattığı ders ile ilgisi olamayan bir konuda akademik özgürlüğünü kullanamaz. Üçüncü maddede öğretim elemanlarının bir kuruma bağlı olduklarını ve kurum çalışanı olduklarını göz ardı etmemeleri gerektiği konusu düzenlenir. Bu durumda kamuoyu öğretim elemanlarını ve kurumu  açıklamalarından dolayı eleştirme hakkına sahiptir. Ancak öğretim elemanları kurumlarından bağımsız olarak da düşüncelerini açıklayabilirler fakat yaptıkları açıklamanın kurumlarından bağımsız olarak yapıldığını belirtmek zorundadırlar. 

YÖK bildirisi ise ifade özgürlüğü ile bağdaşmayan hakaretiftiraaşağılamataciz ifadeleri içerenayaklanmaya çağıran ve farklılıklardan dolayı açıkça zarar verme niyetiyle kişileri ve grupları hedef gösteren açıklamaları akademik özgürlük kapsamında görmez.

Ülkemizde akademik Özgürlük Bildirisi YÖK tarafından  2013 yılında yayınlanır.  Bu bildiri ile öğretim elemanlarının, öğrencilerin ve misafir konuşmacıların kampüs dahilinde akademik özgürlükleri devlet tarafından garanti edilmiştir.  Bildirinin ilk iki maddesinde akademik özgürlük tanımlandıktan sonra bu özgürlüğün kimler tarafından kullanılacağı belirtilmiştir. [2]

Genel anlamda akademik özgürlük üniversitede bilimsel faaliyet gerçekleştiren öğretim elemanlarının yanı sıra, araştırma yapan, derslere giren ve tez hazırlayan asistanlar  ile derslere katılan ve ödev ve sınavlarında bu özgürlüklerini kullanmak isteyen öğrencileri de kapsar.  Bildiri, bilgi edinme ve bilgiyi yaymayı hem hak hem ‘özgürlük’ bağlamında değerlendirmiş ve bildiride her iki ifadeye de yer vermiştir.
11 Ocak 2016’da ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ adlı ile yayımlanan ve 1128  Türkiyeli akademisyen ve doktora öğrencileri ile yabancı bilim insanlarının imzaladığı bildiri sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde ve ABD’de yankılar buldu.  Türkiye’de bildiri devletin yürütme organının başında bulunan bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından eleştirildi.  Mafya liderlerinden biri akademisyenleri açıkça tehdit etti. Arkasından YÖK imza atan akademisyenler hakkında soruşturma başlattı ve ilk olarak İzmit’te bazı akademisyenler ifade vermek üzere emniyete götürüldü.  Bir takım akademisyen bildiriye karşılık  ‘Vatansever Türk Aydınları Bildirisi’ni yayımladı.

ABD’de ülke çapında üyeleri bulunan Ortadoğu Araştırmaları Derneği hükumete konu ile ilgili mektup yazdı. Ardından Osmanlı ve Türkiye Araştırmaları Derneği akademisyenleri destekleyen bir bildiriyi imzaya açtı. Amerika’daki Siyaset Bilimciler Derneği akademisyenleri destekleyen bir mektup yayımladı. Almanya’da Humbolt Enstitüsü de Türkiye’de görevinden uzaklaştırılan akademisyenleri kabul edeceğini açıkladı.[3] [4][5]

Bir kaşık suda fırtınalar çıkaran bu bildiride uzlaşılmayan nokta bildirinin devleti katliam ve kıyım yapmakla suçlaması ve PKK terör örgütünün bölgede oynadığı olumsuz rolden bahsedilmemesi oldu. Bu durum bildirinin taraflı olduğu fikrini oluşturdu.  Bildiri böylece 1980’lerde başlayan ve Türkiye’de 2013’ten itibaren iktidarın yöneldiği seçmenleri kutuplaştırarak ve korkular üreterek maniple eden popülist siyasete de hizmet etmiş oldu. Böylece malesef akademik özgürlük siyasetin gölgesinde kaldı.


Tuesday, December 8, 2015

Is Russia seeking annexation of a part of Syria?


 After sending its air force to the ME in October 2015, Russia does not approve only its military supremacy in the region but also gradually advances its territorial enlargement.

After latest changes in the constitution, Russia has been becoming an post-modern nation state which does not depend on the borders but on communities/ ethnicities/ nations. According to article 65- in accepted in 2001  “Accession to the Russian Federation and formation of a new subject of the Russian Federation within it shall be carried out as envisaged by the federal constitutional law.” The law based on the article says any mutual agreement initiated by the foreign state allows to federation to admit a new subject.  In 2014, they accepted a bill that allows Russia admits any subdivision where state loses its sovereignty.  Russia enforced latter bill for Crimea. Thus, Russia has paved the way for its geographic expanses.

As for Syria; Turkey drowned Russian war plane after it violated its borders several times that gave Russia to start an international propaganda against Turkey where has been an significant actor in Syria since the uprising started in 2011. It is clear that Russia wants Turkey to stay in its borders and Syrian leader Bashar Asad take control in Syria again.


If Russia is not able to keep Asad in the office and Syria as one entity, I expect that Russia will  annex a part of Syria by getting an agreement with Asad.

Sunday, November 29, 2015

Şehirleşme, Bölgeselleşme ve Küreselleşme Çerçevesinde Rusya’nın Genişleme Stratejisi



Rusya, Ortadoğu’da sadece askeri üstünlüğünü göstermiyor; toprak egemenliğini de Suriye’ye kadar genişletmek için adım adım ilerliyor.

Rusya Federasyonu’nun 2001 yılında geçirdiği anayasa maddesine göre (65. maddenin 2. fırkası) federasyona katılmayı düzenleme yetkisi federal yasaya bırakıldı. Buna göre ‘Yabancı bir devlet, Rusya Federasyonuna katılma sürecini kendisi başlatmak sureti ile, her iki tarafın karşılıklı anlaşması durumunda’ federasyona tabi olabiliyor.  2014 yılında Sergev Mironov yeni bir  anayasa maddesini  Duma’da kabul ettirdi. Buna göre ‘Egemenliğini kaybeden bir ülkede bir bölge veya eyalet referanduma giderek Rusya federasyonuna katılabilir’. Rusya Kırım için ikinci maddeyi işletti ve kendi bölgesel genişlemesi için hem hukuki hem coğrafi alanlar yarattı.

Gelelim Suriye konusuna; Esed kendisini güvende hissetmediği sürece Doğu Akdeniz kıyılarında Alevi çoğunluğa dayalı ve kendisinin liderliğinin garanti altında olduğu bir durumda Rusya federasyonuna tabi bir devlet olarak Rusya’ya katılmayı kabul edebilir ve muhtemelen de kabul edecektir. Böylece bizler ulus devletin bölgesel genişleme modeli ile ikinci kez karşılaşıyor olabiliriz. Bu senaryoyu Rusya üzerinden okuyacak olursak Sivastopol; Tartus ve Latakiye gibi liman şehirlerinin önem kazandığı ve egemenliklerin şehirler ve bölgeler üzerinden kurulduğu; devletlerin sınır ötesileştiği yeni bir dünyaya doğru ilerliyoruz.


Rusya 2014 yılında topraklarına kattığı Kırım’dan sonra  Suriye’nin batısını da kendine katarsa şaşırmayın.