Translate

Saturday, June 14, 2014

Suriye-Irak-Türkiye Üçgeni

Irak’ta IŞİD’in aktifleşmesi ve  Musul’u alması Suriye’deki iç savaştan ayrı düşünülemez.  Suriye’deki Nusra’dan ayrılan  El Kaide bağlantılı radikallerin örgütü olan IŞİD tehlikesi 2013’ten bu yana geliyorum diyordu.

Bugün yaşadıklarımız 1912’de Osmanlı İmparatorluğunun bölgede yaşadıklarından çok farklı değil. Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşına sokulmasının ardında Irak’taki petrol bölgesinin ele geçirilmek istenmesidir.

Ortadoğu’da halihazırda gelişen daha doğrusu sonuca giden durum Birinci Dünya savaşı sonrası kurulan Ortadoğu dengelerinin yeniden oluşturulması. Burada en büyük etken Ortadoğu petrollerinin dünya pazarlarına taşıma yönteminin değişmiş olması. Boru hatları ile daha ucuz bir şekilde taşınan petrol üzerinde her grup payını almak istiyor. Bugünkü IŞİD hareketi ideolojik-romantik bir hareket olmanın yanı sıra son derece pragmatik bir hareket. 

Irak’ta Esed’e karşı Nusra’yı destekleyen AKP hükumeti Sünni Tarık El Haşimi’yi Şii Irak yönetimine iade etmeyerek zımni olarak Ortadoğu’nun Arap baharından sonra açık bir şekilde yönelmiş olduğu Sünni- Şii ayrılığında Sünnilerden yana taraf aldığı belirginleştirdi.

Güney sınırlarında Sünni oluşumları destekleyen Türk hükumeti aynı zamanda İran petrollerinin dünya pazarlarına satılması için de ana rolü üstlenmeye hazır. Bu anlamda  İran ve Hazar petrollerinin taşınmasında Türkiye’nin konumu en pratik yol. Musul’daki Türk diplomatlarının ve ailelerinin IŞİD tarafından alınmasını da İran cumhurbaşkanın Türkiye ziyareti ile alakalandırabiliriz. Türkiye-İran işbirliği ideolojik eksenli IŞİD’i rahatsız etmiş olmalı.

Türkiye’nin Güneydoğusunda demografi hızla değişiyor. Irak’tan ve Suriye’den gelen göçmenler (Birleşmiş Milletler raporuna göre sadece geçtiğimiz hafta Irak’ta 300 000 kişi göçmen haline geldi. ) artan bir şekilde Türkiye’de güvenli bir hayat arıyorlar.

Irak’taki ve Suriye’deki ateşin Türkiye’ye sıçramaması için

Suriye sınırlarının kapatılmasının, göçmen girişlerinin kontrollü yapılmasının ve Suriye ile Irak sınırlarına asker yığılmasının zamanı geldi.

Monday, May 26, 2014

Yeni Türkiye veya Yepyeni Türkiye



Değişimin başdöndürücü olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bir sabah uyandığınızda yeni bulduğunuz akşama eskiyor. İnternet’in ve kaynaklara ulaşımın kolaylaştığı dünyada değişimin daha da hızlanacağını söylemek bir kehanet değil artık.  Değişime ayak uyduramayanlar hayatın her alanında zorlanmaya devam edecekler.

Siyasi partilerin sosyal sorumlulukları onların seçmenlerini zorlu bir yolculuğa değil kolay olana doğru yönlendirmesidir. Seçmenlerin rasyonel tercihleri siyasi partileri değişime zorlayacaktır.  Buna direnen siyasi partiler ya marjinde kalır ya erir veya yok olur.  O değişimi iyi okuyan ve onu yönlendiren önder siyasetçiler kazanır ve kazandırır.

Elimde eski CIA ajanı Graham E. Fulleri’in Türkiye ve Arap Baharı  (Turkey and Arab Spring, Bozorg Press, 2014) adlı yeni kitabı var.  Kitapta Fuller, Türkiye’nin dünya ve Ortadoğu’daki yeni rolü üzerinde duruyor ve bir model ülke olup olamayacağını sorguluyor.  Fuller’in isabetli tespitleri arasında (Ancak kitabı okumayı henüz bitirmediğimi belirtmek isterim.) Türkiye’nin köklü bir demokrasi geleneğine sahip ve bu geleneği daha da güçlendirerek zenginleşen bir ülke olduğunu belirtiyor.

Fuller, Türkiye’nin bölgesel bir güç olma hamlesini doğru buluyor; buna rağmen Arap dünyasının lider ülkesi  olacağını düşünmüyor. Fuller halifeliğin tekrar geri döneceğine inanmıyor (32). AKP hükumeti ile Türkiye’nin İslam dünyasını bütünleştirip ümmeti siyasi olarak inşa etmeyi değil, Müslüman toplumları güçlendirerek İslami kültürü koruyup işbirliğini genişletmeyi hedeflediğini belirtiyor. Türkiye’nin en büyük başarısının yeni üretici orta sınıfı (yeni burjuva) yaratmış olduğunu ve bu anlamda Ortadoğu’ya örnek olabileceğini vurguluyor (88).

Fuller’in iç politikaya yönelik tespitlerinden en önemlisi artık Türkiye’nin geri dönüşü mümkün olamayacak şekilde değişmiş olması.  Bu değişimde Adnan Menderes, Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan’ın rollerinin altını çizerken bu liderlerin bireysel özgürlükleri genişletmesine de vurgu yapıyor (66). Ekonomik büyüme yanında AKP’nin Türk demokrasisine en büyük hizmetinin ordunun siyaset üzerindeki vesayetinin yok edilmesi ve darbe olasılıklarının ortadan kaldırılması olarak görüyor (88).  Ancak kendisinin Ergenekon suçlamalarının boyutları ile ilgili olarak şüphelerinin olduğunu da belirtiyor (83). (Kitabın devamını okuduğumda Fuller’in tespitlerini paylaşmaya devam edeceğim).

Yeni Türkiye’de geçim, eğitim, işsizlik, nüfus artışı gibi somut problemlerin yanında kimlik, idealler,ideoloji gibi insanların soyut taleplerine de seslenilmesi gerektiğini belirten yazar muhalefete de yol gösteriyor.

Türkiye artık eski Türkiye; seçmenler  de kırk yıl öncesinin seçmenleri değil.  Aynı zamanda bir yıl öncesinin seçmenleri de değiller. O halde muhalefetin yeni Türkiye argümanına karşı “yepyeni bir Türkiye” vizyonu; laik Türkiye yerine “seküler Türkiye” vaadi  ile Türk siyasi hamurunun yeniden yoğurulması ve ortaya konacak yeni tatta taze ekmeğin sunumuna hazırlanması gerekiyor.


NOT: İki büyük muhalefet partisi öncelikle imaj değişikliğine gitmeli. CHP amblemindeki okları değiştirmeli, daha yumuşak çağrışımları olan yeni bir amblemle yoluna devam etmeli. MHP uzak bir ideal gibi görünen üç hilalini günlük hayat ile bağlantılı daha reel bir simgeye dönüştürmeli.

Saturday, May 10, 2014

Şeyh Edebalı ve Biz

Türkiye Cumhuriyeti yoktan var olmadı, Osmanlı geleneğinin devamı olarak tarihte yerini aldı. Milletvekilleri seçimleri Osmanlı döneminde yapılıyordu (1877 yılında ilk Meclis-i mebusan toplandı.). İlk üniversite 1870’te kurulmuştu. Kızlar üniversitelere Osmanlı döneminde gidiyorlardı. Kadınlar çalışma hayatına Osmanlı döneminde girmişlerdi. Hatta dün yıldönümü kutlaması yapılan Danıştay bile Osmanlı İmparatorluğu döneminde (1868) kurulmuştu. Böylesine köklü bir devlet geleneğinin mirasçısı bizler Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e öğütlerini aklımızdan çıkarmamalıyız. Unutmayalım ki o öğütler 600 yıllık bir dünya imparatorluğunu ve bugün üzerinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyetinin temelidir. Edebalı şöyle başlıyor:

 “Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin…


Wednesday, April 30, 2014

Çocukları Korumak İçin



Çocuk kaçırma ve öldürme modern toplumda şehirleşme ile birlikte büyük bir sorun haline geldi. Bu problemi çözmek için hem yöneticilerin hem de ailelerin ortak sorumlulukları var.

Milletvekilleri acilen kanun çıkarmalı:

Ülkemizde artan çocuk ölümlerini durdurmak için milletvekillerinin acilen bir yasa  çıkarmaları ve çocukları korumaları  gerekmektedir.  Bu yasa ile 12 yaşın altındaki çocukların evde, oyun park ve bahçelerinde yalnız bırakılmaması; bu çocukların okula yalnız gönderilmemesi için anne ve babalara yasal sorumluluk yüklenmesi sağlanmalıdır.  Evde yalnız kalan, parkta yalnız oynayan veya sokakta yalnız yürüyen 12 yaş altındaki  çocukların polise ihbarının toplumsal bir sorumluluk haline getirlemesi için kampanyalar başlatılmalıdır.

Aileler çocuklarına çocukların özel alanlarını öğretmeli:

Çocuk yakınları onlara çok küçük yaştan itibaren yabancılarla konuşmamayı, onlarla temas etmemeyi; hatta mümkünse aile içindeki çok yakın olmayan kişilerle bile fiziksel temas etmemeyi öğretmeliler. Çocuklar iki yaşından itibaren  kendilerine dokunmak isteyenlere ‘Hayır’ diyebilmeli ve ‘Hayır’ diyen çocuğa aile içindeki en yakınlar dahi dokunmayarak onların bireysen alanlarına saygı duymalıdır. Böylece çocuklar hem yakından hem uzaktan gelebilecek muhtemel tehlikelere karşı hazırlanmış olur.


Yükümüz ağır. Çocuklarımız geleceğimiz. Sorumluluk yüklenmemizin zamanı geldi. Hepimize kolay gelsin.

Tuesday, April 15, 2014

Laiklerin Sekülerleşmesine Doğru



Türk siyasetini 1950’lerden beri muhafazakar eğilimler belirliyor.  Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve AK Parti bu muhafazakar eğilimin görüntüleri.

Statükocu, rejim bekçiliği  ile kilitlenmiş CHP’nin siyaseti belli bir kuşağı etkilese de genç kuşak  orta yaşlı kuşaktan daha farklı.  Onların beklentileri kendilerinden yaşlı olan kuşaktakilerin  eşitlik, özgürlük, kardeşlik motiflerinden sadece özgürlük kısmı ile örtüşüyor. Bu genç CHP’li kuşak fakirlikte eşit olmayı değil, daha iyi yaşam koşullarında eşit olmayı istiyor. Beklentileri eski kuşağın olduğu gibi devletten değil; kendileri girişimci. İş yerleri açıyorlar ve aktif vergi mükellefleri. Devlet memuru olup ‘Salla başı al maaşı.’ ile ay sonunu bekleyecek kanaatkar tipler değiller. Ekonomide birer aktör olmayı hedefliyorlar. Yıllardır devletten dışlanan muhafazakar kesimin mecburen oluşturduğu burjuvaziyi şimdi sol görüşlü gençler gerçekleştiriyorlar. Bu kuşak desteklendiği ve büyüdüğü oranda Türkiye’de muhalefet güçlenir. Aksi halde ideoloji üzerinden zaman kaybeden eski kuşak Türkiye’nin yeni kodlarını çözmekte yetersizliğe devam eder.


Türkiye’de muhafazakar kesim laiklerden daha önce sekülerleşti. Muhafazakarların sisteme tutunabilmek için sekülerleşmeye ihtiyaçları vardı ve şeriat düzenine geçmeye hevesli devrimci görüşlerini terk ettiler. Siyasi yelpazenin merkezine geldiler. Kendilerinden farklı olanlara yakınlaşmak zorunda kaldılar ve yakınlaştıkça da ortak değerlerini fark ettiler. Onlarla birlikte oldukları taktirde daha fazla kazanabileceklerini gördüler.

CHP’ye oy veren yeni kuşak gençler, parti içindeki eskiler gibi izole edilmiş bir ortamda büyümediler. Eski kuşak başı örtülü kadınları kapıcı dairelerinde veya evlerinde temizlikçi olarak görürken; bu kuşak onlarla aynı sıraları paylaştı. Ders çalıştı. Kantinlerde çay içti. Onların da kendileri ile benzer duyguları yaşadıklarını gördü.


Şimdi sırada sekülerin ya da laiklerin sekülerleşmesi var. Onlar sekülerleştikçe merkeze yakınlaşacaklar ve kendileri ile ortak değerleri olan kişilerle inançlarına veya görüntülerine bakmadan ilkeler boyutunda birleşecekler. Bu süreç yavaş bir süreç fakat nihai olarak gerçekleşmesi kaçınılmaz bir  yol. Askeri darbelerle kesintiye uğramayan demokrasi en güzel demokrasidir. Su akar yolunu bulur.